Gülen Öyküler Dizisi

1_ Kitapların ismi:

Oğlum Nerdesin? :1. Basım: Mart 1999, 3.Basım: 2001

Kızım Nerdesin? :1.Basım:1999, 3. Basım: Mayıs 2004

Oğlum Ben Çocukken :1.Basım: 1995, 5. Basım: Nisan 2005

Kızım Ben Çocukken :1.Basım:1995, 6.Basım: Şubat 2006


2_ Yazarı: Aytül Akal
3_ Yayınevi:
Uçanbalık Yayınları

4_ Resimleyen: Saadet Ceylan

5_ Türü: Öykü
6_ Yaş grubu: 10+


Kitapları Tanıtan: Çiğdem Gündeş


Genç olmak zor olsa gerek. (Üzerinden uzun zaman geçtiği için unuttum.) Bir yanda çocukluktan çıkmanın heyecanı, arkadaşlar, herkesi mahveden o güzel havalar… Beri yanda kendini ve hayatı sorgulama, yetişkinlerin anlayışsızlıkları… Bunlar yetmezmiş gibi dersler, ödevler, içi doldurulacak küçük yuvarlaklar, doğruları götüren yanlışlar… Bir adım ileride Çin Seddi gibi bir sınavın beklediğini bilmek. Buna bir de annelerle uğraşmak, onlara kendini anlatmak eklenince “İyi ki büyümüşüm,” diyor insan.

Çocuk ve gençlik kitapları yazarı Aytül Akal da bunu duyumsamış olmalı ki, gençler için el kitabı niteliğinde dört güzel kitap yazmış; Kızım Neredesin? Oğlum Neredesin? Kızım Ben Çocukken ve Oğlum Ben Çocukken. Eğer yakınlarda annenize bir armağan almanız gerekiyorsa en yakın kitapçıya uğramanızı atmanızı öneririm. Son karar gene sizin elbette.

“Annemize ilk gençlik kitabı mı armağan edeceğiz?” dediğinizi duyar gibiyim. Sizi anlıyorum ama bu kitapların aslında kendinize bir armağan olduğunu düşünün. Çünkü bir süre sonra; “Annem bir kitap okudu, hayatım değişti,” deme olasılığınız yüksek.

Bilirsiniz, biz yetişkinler biraz garip davranırız zaman zaman. Kendi gençliğimizi, yaşadığımız sıkıntıları, büyüklerimizle aramızdaki irili ufaklı anlaşmazlıkları unutuveririz. “Yavrum ben senin yaşındayken,” ya da “ Bizim zamanımızda,” diye başlayan ve ardı arkası gelmeyen uzun cümleleri çok sever, çok kullanırız. Annelerimiz de çok severdi bu cümleleri ve biz onlara ne çok içerlerdik… Unutuveririz.

Belki de aradaki zamandır bu unutkanlığın, gençlerle yetişkinlerin arasında var olduğuna inanılan uçurumların sebebi. Keşke bu uçurumların üzerine sağlam köprüler atabilecek sihirli bir formül olsa.

Aytul Akal, bu dizi kitaplarında hepimizin aradığı o sihirli formülü vermiş aslında. Anneniz bu kitapları okuyunca kendi annesine, kendine, size ve sizinle olan ilişkisine bir kez daha bakacak. Hatta üzerinde biraz düşünecek. Gülümseyerek okuyacak. Arada kendi kendine; “Allah! Allah! Demek tüm gençler aynıymış,” diye mırıldandığını duyarsanız sakın şaşırmayın.

Bu arada siz de okursanız göreceksiniz ki, sadece gençler değil, aslında bütün anneler de aynıymış. Hepsi aynı şeylere kızar, aynı şeylerden yakınır, aynı endişeleri taşırmış çocukları için. Hatta hepsi aynı komik durumlara düşerlermiş çoğu zaman. (Lütfen bu aramızda kalsın, annemle aramın bozulmasını hiç istemem.)

Ancak en önemlisi yani tüm annelerin ortak noktası, çocuklarına duydukları o uçsuz bucaksız sevgiymiş ve onların büyüdüğünü görmenin verdiği o buruk sevinç.

Aytul Akal, hepimize karmakarışık gelen anne-kız, ana-oğul ilişkisini öyle güzel ve şakacı bir dille yazmış ki, bir solukta okuyacak anneniz. Yani, siz çok beklemek zorunda kalmayacaksınız. Ah! Neredeyse, unutuyordum, sadece anne-genç ilişkisi değil elbette anlatılan. Hani şu her şeye burnunu sokan ama çok sevdiğimiz kardeşler var ya, onları da bulacaksınız sayfaların arasında. Hem de en çekilmez, en yaramaz ve hep olduğu gibi en sevimli ve vazgeçilmez halleriyle. Hayret! Demek tüm kardeşler de birbirinin aynıymış.

Ben biraz geç okudum bu kitapları ve çok pişman oldum. Pişmanlığım kendimden çok kızlarım adına. Daha önce okumuş olsaydım, onların çok işine yarardı. Benim çocuğum olsalar da benden farklı olduklarını ve artık büyüdüklerini daha kolay kabul ederdim. Böylece kızlarımın hayatları daha kolaylaşmış olurdu. Bilmem anlatabildim mi?

Son söz; şimdilik çok uzak gelse de belki bir gün siz de anne-baba olursunuz. Bu kitapların elinizin altında durmasında yarar var. O gün gelip çattığında annenizden geri isteyin onları. Buna anneniz de sevinecektir inanın. Çünkü çok sevdiğimiz büyükannelerimiz de var kitaplarda. Yani dört kitapla çok nesil…


FİLE BEKÇİSİ


1_ Kitabın ismi: File Bekçisi
2_ Yazarı:
Mal Peet
3_ Yayınevi:
Tudem
4_
Türü: Hikaye
5_
Yaş grubu: 10+
6_
Basım yılı: 2008


FİLE BEKÇİSİ YA DA EL GATO (KEDİ)

Kitabı Tanıtan: Bilgin Adalı
Kitabın adı, File Bekçisi. İlginç bir kapağı var: Yaprakların arasından görünen bir panter gözü. Gözün içinde havadan gelen topu karşılamaya çalışan bir gencin görüntüsü var. File Bekçisi adı, panter ve gözdeki o yansıma birleşince, kitabın futbolla ilgili olduğu hemen anlaşılıyor.
Futbol ilgi alanlarımın dışında kalıyor. Hele şu “kolumu kessem kanım sarı kırmızı akar,” fanatizmi yok mu, inanılmaz derecede tedirgin ediyor beni. Zamanım uygun olursa, Milli Takım’ın maçlarını beş on dakika kadar izlerim yalnızca. Söyleşilerde çocuklar mutlaka sorar hangi takımı tuttuğumu: Milli Takım… Futbol fanatizmine karşı çocuklar için üç kitaplık, “Renklerin Kardeşliği” diye bir diziye başladığım sırada geçti elime File Bekçisi. Başlangıçta hiç niyetim yoktu okumaya. Yine de, şöyle bir karıştırırken ilgimi çekti… Birkaç sayfa okumak için elime aldım kitabı. Sonra da işimi gücümü bir yana bırakıp sabahlayarak okudum bitirdim. Fantastik öğelerle de beslenmiş, bir kaleciye ilişkin hoş bir yaşamöyküsü kitabıydı. Epeyce ilgimi çekmişti doğrusu. Ertesi gün bir başka serüven başladı. Kitabın yazarı Mal Peet’le ilgili küçük bir araştırma yapmak istedim, karşıma kitabın ikinci kişisi olan “Güney Amerika’nın en iyi spor yazarı” Paul Faustino’nun web sitesi çıktı. Gerçek bir spor yazarından söz ediliyordu orada. Epeyce de etkiliydi doğrusu. Paul Faustino’nun yalnızca bir roman kahramanı olduğuna karar verdim sonunda, ama hâlâ öyle birinin olup olmadığından emin değilim. Kitabın baş kişisi olan kaleci El Gato diye birinin olup olmadığını araştırmaya giriştim sonra da. Bir sürü El Gato’yla karşılaştım internette. Hiçbiri de futbolcu değildi ama. Ardından kitapta geçen kişi adlarını, gazete adlarını, kent ve kasaba adlarını araştırdım. Şili, Arjantin, Brezilya ve Portoriko bir araya geliverdi. Yani yazarın, romanın geçtiği mekân olarak tüm Güney Amerika’yı seçmiş olduğu sonucuna vardım onca araştırmadan sonra. Yıllar, yıllar önce, maça giderken, uçaklarının düşmesiyle yok olan bir milli takım anımsıyordum. Onu kafamın gerilerinde bir yerde anımsadım bunca karmaşık bilgilere ulaştıktan sonra. Kitapla bir ilgisi olup olmadığını da anlayamadım doğrusu. File Bekçisi, tam bir muamma olmuştu benim için. Birazcık kitaptan söz edeyim, gerisini çözümleyebiliyorsanız, siz çözümleyin, Ulaştığınız sonuçları bana da yazarsanız sevinirim. Kitap, “Güney Amerika’nın en iyi spor yazarı Paul Faustino’nun” gazetesi için, ülkesine dünya kupasını kazandıran bir kalecinin söyleşisinden oluşuyor. Kaleci El Gato (kedi) bir oduncunun oğludur. Gizemli bir adamla karşılaşır ormanda. Yine gizemli bir biçimde “kaleci” olmayı öğretir adam ona. Oduncular takımında oynarken, kaledeki başarısı dikkati çeken El Gato, ulusal bir takımla sözleşme imzalar sonunda. Bu sözleşmenin imzalanmasından, dünya kupasına uzanan uzun bir yol vardır önünde. Bir borcu vardır El Gato’nun. Artık onu ödeyebilecektir. Futbol dünyasına, sıradan fanatizmin ötesinde bir kapı aralıyor File Bekçisi. Bir kaleciyi, bir ermişi anlatır gibi anlatıyor. Fantastik öğeleriyle, başarıya giden yolun ne kadar dikenli olduğunu, ciddi çabalar harcanmadan çıkmaz sokaktan kurtulmanın olanaksız olduğunu anlatıyor. Yalnızca futbol meraklılarına değil, tüm gençlere öneririm bu kitabı okumalarını. Sanki “başarı” dediğimiz şeyin anahtarını sunuyor. Uzunca bir süredir Tudem, birbirinden güzel kitaplar yayınlıyor gençler için. Okumayı seven gençlere en azından bir göz atmalarını öneririm... Umarım yakın bir zamanda Mal Peet’in öteki kitaplarını da dilimize kazandırır Tudem. Meraklısına not: Tudem’den çıkan Gökhan Tok’un “Tarih Bize Bir Şey Öğretmez” kitabı ile, Terry Pratchett’in “Küçük Özgür Adamlar” dizisini de okumalarını öneririm genç bilimkurgu meraklılarına.

Dolunay Dedektifleri / Mumya Dükkânı

1_ Kitabın ismi: Dolunay Dedektifleri / Mumya Dükkânı
2_ Yazarı: Mavisel Yener
3_ Yayınevi: Bilgi Yayınevi
4_ Kapak Resmi: Murat SAYIN
5_ Türü: Çocuk- Roman
6_ Yaş grubu: 9+
7_ Basım yılı: 1. Baskı Eylül 2008

Tanıtımı yapan: Ahmet Günbaş

Şu işe bakın hele! Mavisel Yener’in yarattığı Dolunay Dedektifleri, kanlanıp canlanmış, aramızda dolaşır olmuşlar. Dolaşmakla kalmamış, zekaları ve becerileri ile hayranlık uyandırmışlar.

Bir kahraman romandan taşıp gerçek yaşamın içine karışır mı? Pinokyo’nun canlanması gibi bir şey!.. Olacak şey mi bu? Oluyormuş meğer!...

Sen kalk, ta Mardin’lerden Dolunay Dedektifleri’nin yazarına bir mektup döşen ve yardım iste!

Kim mi o mektubu döşeyen? Kim olacak? Mardin’de yaşayan Fırat adlı bir çocuk! Dayısı gümüş ustası Bedo Armutçu’nun bir gün dükkânını kapattıktan sonra eve dönmemesi üzerine kuşkuya kapılıp olayın ardındaki gizler yumağının çözülmesi için Dolunay Dedektifleri yazarından mektupla yardım ister. Yazar da düşünüp taşınıp kahramanlarının elektronik posta adreslerini verir Fırat’a. Böylece bir iletişim ağı doğar kahramanlarla uzak hayranları arasında. Fırat, dayısının yaşadığına inanmaktadır hâlâ. Babasının da izniyle afacan dedektifleri Mardin’e konuk ederler. Birce ile Ece İzmir’den; Oğuz, Bilgecan ve Ada da Kaş’tan Mardin’e doğru yola çıkarlar. Mardin’de görevli doktor Hasan Bey, Ada’nın amcası olarak su serper yol uzaklığını bahane eden ailelerin yüreklerine. Annesiyle ağabeyini bir trafik kazasında kaybetmiş Fırat ise yeni emekli olmuş babası Şehmus Bey’le yaşamaktadır eski Mardin’de kurulu görkemli taş evlerinde.

Yeni ve değişik bir dünyaya gelmişlerdir kahramanlarımız. Mardin, taştan yontulmuş bir çeyiz sandığı gibi karşılar onları. Oymalı kabartmalı taş işçiliğiyle kanaviçe gibi işlenen evler, abbara denen karanlık tünellerle birbirine bağlanan taş sokaklar, kendine özgü yiyecek ve içeceklerle donatılmış sofralar ilgisini çeker konukların.

Bir adı da Mumya Dükkânı’dır Bedo Armutçu’nun işliğinin. Gümüş işçiliğini incelikleriyle bilir. Hatta kendine özgü özel bir bölmesi vardır dükkân içinde. Oraya yabancıların girmesinden pek hoşlanmaz. Çünkü bu bölmedeki özel çekmecede, özellikle gümüş yüzüklerden oluşan geleneksel takılar gizlidir. Ve daha neler:

“Bedo köyleri dolaşıp geleneksel takıları toplar, dükkanında satardı. O çekmeceyi Şehmus Bey’e göstermişti. Ne çok eski yüzük vardı” (s:29)

Bedo Dayı’nın, geleneksel takıların taklitlerini yaptığını, ayrıca mumya yazıtlarına da merak saldığını öğreniriz satırlar arasında. Yani işler biraz karışıktır! Ama inanın, kötü bir adam değildir Bedo Dayı! Fırat’ın inancı bu doğrultudadır. Kayboluşunun ardındaki sırlar perdesi aralandıkça bizim da ona güvenimiz artar.

Bedo Dayı’nın kayboluşuyla başlayan gerilim yükü, roman boyunca sürpriz olaylarla doludizgin devam eder. Yener bir gerilim uzmanıdır zaten. Eh, işin içinde dedektiflik olunca, birbirinden ilginç akıl yürütmelere tanık oluruz. Gülmece unsuru es geçilmemiş, yalın tümceler eşliğinde birer atlama taşı niteliği kazanan bölümler kısa tutulmuştur.

Dolunay Dedektifleri’ni uğraştıran kötü adamların gölgesi ne yazık ki Mardin’e de düşmüştür! Çalmak çırpmak, kaçırmak, satmak gündelik işleridir.

Dedektiflerimiz taş eve yerleşir yerleşmez ipucu ararlar Bedo Armutçu’yu ilişkin. Çok geçmeden Bedo Dayı’nın bilgisayar kullandığı ve bir web sitesi üzerinden mallarını “mumya Gümüşçülük” adıyla pazarladığı ortaya çıkar. Sonra - Fırat’ı güçlükle razı ederek – bir cinlik yapıp gümüş ustasının elektronik posta yazışmalarına girerler. Kuşkulu iki adrese Bedo ağzıyla iletiler gönderirler ilk fırsatta. Ardından arama motorunu çalıştırdıklarında iki Bedo Armutçu çıkar karşılarına! Bunlardan biri her yönüyle püsküllü beladır! Mezar soyma ve kaçakçılık suçuyla yargılanıp hüküm giymiştir yakın zamanda.

Bu arada Emniyetin kendilerini adım adım izlediğinden habersizdirler afacanlar. Doğal ki Bedo Dayı’nın elektronik postalarından fırlayan, daha doğrusu yazışmalarla uyanan kötü adamlar da... Bir ara mumya dükkânına girilip kapısının açık bırakılması da işleri iyice arap saçına çevirir.

Olaylar gitgide karmaşaya bürünürken Mardin’deki yaşam tüm zamanları kucaklayan büyüsüyle devam etmektedir. Öncelikle taş evin görkemi başlarını döndürür afacanların:

“Avludaki sütunların çiçek figürlü oymaları, kapı ve pencereleri çevreleyen taşlara dantel gibi işlenmiş beyaz güvercinler... Odaların kemerli giriş kapılarındaki motifler, yüksek tavanların süslemeleri...” (s:39)

“..Camlı dolabın içindeki fincanlar, kayık tabaklar, gümüş buhurdanlıklar, geçmiş güzel günlerin birer kişisiymiş gibi gururla gülümsüyorlardı” (s:45)

Kent desen o büyülerin toplamı gibidir:

“...Kentin büyüleyici güzelliğiyle sessizliğe büründüler. Zamanı geriye sarmış, bir ortaçağ masalının içine girmişlerdi çoktan.” (s:37)

Romanı saran tarihsel derinlik her fırsatta düşlerini genişletir konukların. Eski Mardin gözetleme kulesinin yanı sıra düş kulesine dönüşür:

“Mezopatamya ovası denize dönüşüyordu sanki. Suriye’den göz kırpan ışıklar karşı kıyı olmuştu bile. Ovayı çevreleyen irili ufaklı köyler de iskeleler gibi uzanıyordu kıyıda.

‘Burası bizim düş denizimizdir’ dedi Fırat. ‘Gece gelir, sabaha değin su masalları anlatır Mardin’e, sonra kimseler görmeden çekip gider... Ova olur.” (s:66)

Bedo Dayı’yla ilgili gelişmeler sıcaklığını korurken, Doktor Hasan’ı kan ter içinde bırakan, “Adı tam konulamamakla beraber ‘Kırım-Kongo kanamalı ateş’ benzeri bir hastalık olduğu kesinleşmişti. Bu hastalık keneler tarafından taşınan bir virüsle ortaya çıkıyordu.” (s:133) şeklinde özetlenen salgın bir hastalık başlar Mardin’de. Önlemler, ilaçlar yetersiz kalır. Kent karantinaya alınır ister istemez. Heyetler gelir, araştırmalar başlar. İleride ‘biyoterör’ ( İnsan, hayvan ve bitkilere biyolojik silahlarla yapılan saldırı) kavramıyla karşılaştırır bizi bu hastalık! Olaylar iç içe gelişmektedir sanki!

Doktor Hasan’ın Dara, Şeyhmus Bey’in Hasankeyf gezileri sırasında, figürleri mağara duvarlarıyla özdeş ensesi dövmeli bir adam yalnız bırakmaz onları.

“Lapis Lazuri” (değerli bir taş) ile mumya yazıtları kaçakçılığına adı karışan Gabriel ve ekibi Bedo Dayı’yı da ellerinde tutmaktadırlar. Ama öncelikli görevleri o değerli taşı bir önce sınırda Suriyeli Esat’ın adamlarından Mimar Davut’a pazarlamaktır. Kaçakçılığın kaynağında ise bir Amerikalı vardır. İşler umdukları gibi gitmez ve yakayı ele verirler. Bedo Dayı da Emniyet adına çalışan şebeke elemanı tarafından salgın hastalığa yakalanmış şekilde serbest bırakılır. Ensesi dövmeli adam, onu hastane odasına değin izler ve öldürmeye kalkışırsa da Ece’nin sezgisi sayesinde polislerce kıskıvrak yakalanır.

Kabaca özetlemeye çalıştığım serüvenlerin ayrıntısına inmek isteyenler, Mavisel Yener’in arı-duru Türkçesiyle akışkanlık kazanan her sözcüğü atlamadan okumak zorundadırlar. Gerek neden-sonuç bağıntısıyla geliştirilen olayların kurgusal sağlamlığı, gerekse romanın omurgasına yerleşip merak duygumuzu kabartan taş baskısı Mardin sevgisi, küçük dedektiflerimizi adım adım izlememizi salık verir bize. Değişik yerler hakkında yepyeni bilgiler katarız dağarcığımıza. Öğrenme sürecimiz farklı zaman boyutunda ilginç ve şaşırtırcı kazanımlar elde eder. Örneğin romana konu buluntular ışığında kendine özgü yaşanmışlıklar çıkar yolumuza. Mardin ve çevresinin gizemi yavaş yavaş çözülürken, taşın da bir dili, hatta bir yüreği olduğunu kavrar, taşta şekillenen zamanı okumaya hevesleniriz bir ucundan hayretle. Sözünü ettiğimiz tarihsel derinlik çanlarıyla/ fenerleriyle çıkar gelir. Çiğneyip geçtiğimiz tarihsel hazinelerin farkına varırız birden. Bu yüzden Mezopatamya kentlerinden Dara’nın, belirgin özellikleriyle Efes’e eşdeğer olduğunu bilmek, yine bu yüzden baraj suları altında kalma tehlikesiyle boğuşan Hasankeyf’le Allianoi’nin yazgılarını paylaşmak insani borçtur bir bakıma. Çünkü geçmişten kalan buluntuların tümüyle ayakta kalması tarihsel derinliğin olmazsa olmaz koşuludur. Bu anlamda dokunulan, duyumsanan ve tutulan bir şeydir zaman. Örneğin “İnişe geçerken, Hasankeyf’ten anı olması için hepsi de birer küçük taş parçası aldılar. On bin yıllık geçmişi avuçlarında ısıttılar... “ (s:107) tümcelerindeki inci tanesi erinci göz önüne alırsak, henüz küçücük yaşlarda tarihsel bilincin oluştuğunu görür, seviniriz. Söz konusu bilinç akışı insanlığın ortak kalıtının kökleriyle buluşurr anında. Bulmak, gözden geçirmek, biriktirmek ve korumak gibi edimler önem kazanır geçmişi irdeleyenler için. Bedo Dayı’nın Kufi yazılardan çevirdiği ‘Tapınak İksiri’nde yazılanlar, bugün Tıp alanında ‘destek tedavisi’nde kullanılan kimi maddeler içermektedir Doktor Hasan’a göre. Yani binlerce yıllık deneyimin ürünüdür her biri. ‘Koruma’ edimini de iki yönlü değerlendirebiliriz: Arkeolojik buluntuların ait olduğu yere yapışık yaşaması tartışılmaz derecede vazgeçilmez bir öncelikse, her türlü tarihsel kaçakçılığın önüne geçmek de önceliklerimiz arasındadır. Yazarın bize bağışladığı önemli bir nedense ‘duyumsamak’la ilgilidir ki taşta, mermerde, ahşapta, kilde, deride, papirüste vs yazılanlarla birlikte, kendine özgü sırlar dünyasında, söylencelere karışık yaşama isteğidir bu. Bedo Armutçu’nun roman sonunda yeğeni Fırat’a armağan ettiği mumya yazıtının el değiştirmesi sırasında söyledikleri adeta ‘sır nöbeti’ gibi algılanmalıdır. Sanki ustadan çırağa sıçrayan bir meslek sırrıdır Bedo Armutçu’yla Fırat arasında sözleşme:

“Bu bilgilerin, asırlardır saklandıkları mağarada kalmaları en doğrusuydu evlat. Uykusundan uyandırılmaması gereken sırlar var yeryüzünde.” (s:173)

Dolunay Dedektifleri’nin Mardin’i konu alan son serüvenlerinde, yeni bilgiler katarız dağarcığımıza. Uzak ve gizemli bir kentten süzülenler, farklı bir ortama sürükler bizi. Yediğimiz içtiğimiz şeylere de yansır bu farklılık. Örneğin sembusek (kapalı lahmacun), içli köfte, ızgara şabut balığı, nar salatası, künefe, mavi badem şekeri, asir (bir limonata çeşidi), zencefilli portakal suyu gibi Mardin’e özgü yiyecekler ilgisini çeker okurun. Bunlara oymalı kakmalı, güvercin avlulu taş evlerin gizemi de eklenince, gezip görme isteği uyandıran gizli bir çağrı alırsınız Mardin’den. Yine polisiye gerilimin akışı içinde farkında olmadan yeni bilgiler ediniriz. Mardin çevresinde iz bırakan Mezopotamya uygarlığının yanı sıra Artuklular, mağaralar, gizli geçitler, su bentleri, Kufi yazılı mumya yazıtları, Dara ve Hasankeyf kentleri, dünyanın ilk açılır kapanır Roma köprüsü ve lapis lazuri taşı merak duygumuzu kamçılar. Tıp alanında ise çölayak, şeker gibi hastalıkları gözden geçirirken, biyoterör, salgın, karantina, elektronik eczane, ilaçların kötüye kulanımı, antiviral ilaçlar gibi kavram ve konular hakkında uzun uzun kafa yorarız. Yazar, aynı zamanda bilgisunar (internet) dünyasının önemini de sezdirir.

Sırlarla başlayıp sırlarla biten Mumya Dükkânı’nı okuyup bitirdikten sonra hınzır bir soru çeldi aklımı. O da şu: Mavisel Yener, Dolunay Dedektifleri’nin kadrosuna Fırat’ı da ekleyecek acaba? Yoksa kahramanları, romandan taşmış halleriyle bundan böyle Fırat’ı da mı aralarında görmek isteyecekler? Kim bilir? Artık onları engelleyemediği aşikar! Nereden mi anladım? Bizzat Yener’in ağzından dökülen “Biliyordu ki ‘Yarattığın her şey eninde sonunda seni yaralar!’” (s:8) tümcesindeki yakınması kuşkularımızla birleşiyor apaçık.

Bence insani değerlerimizi harmanlayan hoş bir kanama bu! Kolay gele!